Beynin Donma Noktasını Düşürür, Düşünceyi ve Mantığı Canlı Tutar

Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Taşınmaz Mal

İstanbul raylı taşımacılık sistemindeki anonsların Türkçe sorunlarından daha önce de bahsetmiştim. Geçenlerde yaptığım Esenler-Havaalanı arası metro yolculuğu beni, aynı sorundan dolayı, gene çileden çıkardı diyebilirim. Sesli anonsları olan bu metro hattında "sonraki durak" için "gelecek durak" deniyor. Siz hiç bir durağın geldiğini gördünüz mü?

Bu anonsları yaptıranlara kısa bir hatırlatmam var: Taşınmaz mallar hareket edemez, o yüzden de "gelemez". Metro istasyonu veya durağı taşınmaz mal sınıfındadır; sizse taşınabilir ...

Yedi Günde İngilizce



Posta gazetesinde gördüğüm "7 günde İngilizce konuşmak mümkün mü?" ilanına tıklayınca kendimi NLP Grup'un sayfasında buldum. Bu grup bize sadece 7 günde yeni bir dil öğretiyormuş:


Diğer kursların gramer öğreterek 3-4 ayda vermeye çalıştığı 1 kuru sadece 7 günde bilinçaltı yöntemlerle ve hipnoz desteği ile almak istermisiniz
Bu yazıyı görünce merak ettim: Soru eki mi'yi ayrı yazmayan, belki de bütün hayatlarını Türkiye'de geçirmiş bu insanlara Türkçe kaç yüz günde oğretilebilir?
Bilinçaltı yöntemler ve hipnoz desteği ile yeni bir dili konuşma alışkanlığını sadece yedi günde edinebilirsiniz...
"Konuşma alışkanlığı edinmek" ne demek çözemedim. Biliyoruz da mı konuşmuyoruz?

Vahşi Hayat Nedir?

"Vahşi hayat", eskiden bizim "doğal hayat" dediğimiz Türkçe gibi gözüken İngilizce bir kavramdır. Anadilini öğrenmeden İngilizce öğrenip, sonra da öğrendiklerini Türkçeye çevirmeye kalkanlar tarafından uydurulmuştur.

Türkçede doğal olana vahşi denmez; doğal denir. Siz doğal ürünler mi satın alıyorsunuz, yoksa vahşi ürünler mi?

İngiliz Gazetelerinden Çeviri Uydurma Haberler

Hürriyet'ten (çeviri) uydurma haberler dizisine devam.

Aslında bu haberin uydurma olmasından daha çok, metninin tutarlı bir şekilde uydurulamamış olması dikkatimi çekti. Haber özetini okuyunca sizin de kafanızda aşağıdakilerine benzer düşünceler oluştu mu?

  • Kız kimin kusmasından korkuyor, kendinin mi yoksa başkalarının mı?
  • Kızın kusma korkusu evlenmesini engelliyormuş. Demek ki erkekler kusmaktan korkan bir kızla evlenmek istemiyorlar.
  • Hangi törene çıkmaktan bahsediliyor acaba? Korkusu yüzünden evlenemediğine göre, kendi nikah töreni olamaz elbette.
  • Bulduğu ilginç yöntem ne ve ne işe yarıyor? Bunun törenle ne ilgisi var?
Bütün bu soruların yanıtını almak için asıl haber metnine gitmek gerekiyor:
Kusma fobisi yüzünden evlenemeyen 19 yaşındaki genç kız törene çıkmadan önce ilginç bir yöntem buldu.

İngiliz veterinerlik öğrencisi Emma Pelling'in ‘Emetefobi’ (kusma fobisi) yüzünden hayatı altüst oldu. Emma 5 yaşından beri bu hastalıkla yaşamak zorunda. Emma, “Sevgilim Gareth Heale ile evlenemiyorum. Çünkü, kilisede misafirlerin önünde kusacağımı düşünüyorum. Kâbuslarıma giriyor” dedi.

Aktör sevgilisi Gareth'ın çok anlayışlı olduğunu dile getiren güzel Emma, evlilik töreni sırasında hipnotize edilerek kusma fobisinden kurtulmayı amaçlıyor.

Metinden anlaşıldığı kadarıyla sorun—daha öğrenciyken koca adayı bulduğuna göre—kızın evlenememesi değilmiş. Sorun, sadece nikah töreniymiş. Böylece törenin ne olduğunu da anlamış olduk. Ama hani kız evlenemiyordu? Evlenmek demek, nikah töreni demek değildir ki. Hem kız törene çıkmadan önce ilginç bir yöntem de bulmamış; çünkü daha ortada tören falan yok. Sadece törene çıkmadan önce hipnotize edilmek istediğini söylemiş. Bu, zaten henüz yöntem bile kabul edilemez; çünkü işe yarayıp yaramadığı bilinmiyor daha.

Haber metni, başlığın akla getirdiği soruları yanıtlamadığı gibi üstüne yeni soruların ortaya çıkmasına da sebep oluyor:
  • 19 yaşındaki İngiliz öğrenci kızın evlenmekteki acelesi neymiş? Türkiye'de bile evlilik yaşı 19'un üstünde artık.
  • Kilisede misafirlerin önünde kusmaktan korktuğuna göre, neden hala daha kilisede misafirlerin önünde evlenmek istiyor?
  • Internet'te biraz araştırınca, kusma fobisinin İngiltere'de en yaygın 5. fobi olduğu ortaya çıkıyor. "Böyle hastalık görülmedi" başlığı buna uyuyor mu?
  • Hipnotize edilerek törene çıkınca, törenden bir şey anlamayacağına göre, törene ne gerek var?
  • Hipnoz bu fobide işe yarıyorsa, 14 yıldır neden hala daha tedavisinde kullanılmıyormuş?
Bu arada Emma'nin güzelliğine (!?) de dikkat çekmek isterim: "... dile getiren güzel Emma ..." Hürriyet çalışanları kendi güzellik anlayışlarını bize hatırlatmayı bir görev bildikleri için, bir çok haberde bu ifadenin kullanıldığını görebilirsiniz.

Peki ben olsaydım bu çeviri haberin başlığını ve alt yazısını nasıl yazardım? Bir kere ben uydurma haber yayımlamazdım; özellikle de uydurma haber yayımladığı bilinen İngiliz gazetelerinden kopyalamazdım. Hürriyet çalışanlarına yardımcı olmak amacıyla bir seferlik bir istisna yapabilirim. İşte benim başlığım ve alt yazım:
Kusma fobisi yüzenden evlenemeyen genç kız törene çıkmadan önce ilginç bir yöntem buldu. (Önemli not: Bu başlık ve haber metni bozuk tümceler ve uydurma haber içerir. Başlık sadece dikkatinizi çekmek için hazırlanmıştır. Haberin başlığı, alt yazısı ve ana metni birbirleriyle tutarlı değildir. Bizim için önemli olan yer doldurmaktır.)

Gazete İddiası

Adana'da, hac organizatörlüğü yapan yaşlı sanık, küçük kızı taciz ettiği iddiasıyla 4 yıl 8 ay 7 gün hapis cezasına çarptırıldı. (Hürriyet)
Adam mahkemeye çıkarılmış, suçu kanıtlanmış ve cezaya çarptırılımış. Hala daha iddia mı? Bir suçlama ne zaman iddia olmaktan çıkar? Mahkeme karar verdiğine göre adam zaten artık sanık değil, mahkum durumunda.

Dijital Kamera Nedir?

Dijital kamera, bir dijital fotoğraf makinesi değildir. Bugün gördüğüm bir habere göre Hürriyetin bundan haberi yok:

Türkçe bilen dijital kamera
İçerdiği yeni teknolojilerin yanı sıra Türkçe menüsüyle dikkat çeken Pentax Optio M30, tam otomatik çekim, sarsıntı giderme, yüz tanıma gibi özellikleriyle her yaştan kullanıcıyı fotoğrafın büyülü dünyasına çağırıyor. Pentax'ın Optio M30 dijital fotoğraf makinesi, sunduğu özelliklerle kadın-erkek, yaşlı-genç ayırt etmeden her tipte kullanıcının ilgisini çekecek nitelikte.
Bilmeyenler için küçük bir sözlük hazırladım.
  • Kamera: Hareketli görüntülerin filme alınmasını sağlayan alet.
  • Fotoğraf makinesi: Fotoğraf çeken alet.
  • Dijital kamera: Kameranın dijital olanı.
  • Dijital fotoğraf makinesi: Fotoğraf makinesinin dijital olanı.
Yukarıdaki haberde aslında "dijital fotoğraf makinesinden" bahsediliyor; ama Amerikan İngilizcesiyle konuşmayı ve yazmayı tercih ettikleri için "dijital kamera" diye yazılmış. Amerikan İngilizcesinde fotoğraf makinesi de kamera da camera olarak adlandırılıyor çünkü.

Dijital fotoğraf makinesi Türkçe biliyor olabilir; ama Hürriyet bilmiyor.

Cumhurbaşkanı ve Türkçe

Cumhurbaşkanı Gül'ün 75. Dil Bayramı Etkinliğinde söyledikleri dikkatimi çekmişti. Bu konuda yazmak için ancak şimdi vaktim oldu. Cumhurbaşkanı uzun bir konuşma yapmış bu etkinlikte. Söylediklerinin başkaları (danışmanlar) tarafından yazıldığını biliyorum; ama onun ağzından çıktığı için önemli.
Türkçe gittiği her yerde başka dillerle etkileşim içinde olmuş, onları etkilemiş ve onlardan etkilenmiştir. Türkçe'nin başka dillerle süregelen ilişkisinde ne derece baskın çıktığı özellikle Batı'da araştırmacıların ilgi alanı arasındadır. Avrupa ülkelerinde Türkçe konuşarak işlerin büyük bölümünün yerine getirilmesi, çoğumuzun henüz farkında olmadığı yeni bir gelişmedir. Buna dikkat çekmek istiyorum.
Türkçenin başka dillerle etkileşim içinde olmuş olmasına diyeceğim yok elbette. Ama Bu genellikle Türkçenin aleyhine olmuştur. Avrupa ülkelerinde Türkçe konuşarak iş halledilebilmesi de ancak Türklerle iş yaptığınız zaman olabilir. Bunun dışında Avrupa'da Türkçenin geçerli olduğu tek yer "Buraya Çöp Atmayın!" gibi Türkçenin de kullanıldığı bazı tabelalardır. Avrupa'da Türk olmayan birinin Türkçe konuşmasını asla beklemeyin.
Türkçe gazete ve dergilerin başta Almanya ve Avustralya olmak üzere Türkiye dışında basılıp satıldığını vurgulayan Abdullah Gül, "Bunun anlamı şudur; Türkçe bugüne kadar olduğu gibi gelecekte de varlığını, diğer dillerle etkileşimi sürdürecektir. Özetle Türkçe, daha önce de belirttiğim gibi yok olmayacak, hep var olacaktır.
Cumhurbaşkanı farkında değil mi bilmiyorum; ama Türkçe gazete ve dergilerin Almanya ve Avustralya'da satılma nedeni, orada yaşayan Türklerdir. Bir Almanın veya Avustralyalının Türkçe gazete ve dergi okuduğunu düşünüyor olamaz sanırım. Yani gazete ve dergilerin orada satılmalarının Türkçe diliyle bir ilgisi yoktur; Türklerle ilgisi vardır.

Türkçenin yurt dışında yaşayan Türkler tarafından doğru konuşulamadığını zaten bilmeyen yok. Her yaz "Alamancı" işçilerimizin çocuklarının nasıl Türkçe konuştuğunu duyuyoruz bolca. Sadece işçi çocukları değil, Amerika'ya üniversiteye okumaya gidenlerin de nasıl bir hızla Türkçe "özürlü" hale geldiklerine şaşırmamak elde değil. Buna karşı Türkiye'de yaşayan yabancıların çocuklarına bir bakın. Almanların çocukları Almancayı, İngilizlerin çocukları İngilizceyi "özürlü" bir şekilde konuşmazlar.

Türkiye içinde bile büyük bir hızla bozulan Türkçenin, Türkler olmadan yaşayabileceğini düşünemiyorum. Türkçe, dünyada Türkler oldukça varolabilir ancak. O bile garanti değil!

Terörün İyi ve Kötü Yanları

Cumhurbaşkanı Gül "terör kötü yanını gösterdi" diyor televizyonda, Diyarbakır'daki patlamadan bahsederek. Demek ki kendisi "iyi" yanlarını da görmüş. Siz gördünüz mü?

İstanbul'da Bir Gün

Geçenlerde bir gün eşimle küçük bir İstanbul turu yaptık. Önce Levent'teki Kanyon'a gidecek, orada arkadaşlarımızla buluşup yemek yiyecek, sonra da Eminönü'ne geçecektik.

İlk olarak bir belediye otobüsüyle Taksim'e gittik. Yoldayken arkadaşlarıma haber vermek için cep telefonumu çıkardığımda, otobüsteki cep telefonuyla konuşmanın yasak olduğu ilanı gözüme çarptı. Cep telefonunun sürüş güvenliğini tehlikeye atmadığını bilmeme cahilliği mi, yoksa bağıra çağıra konuşanlardan korunma zekiliği mi karar veremedim. Cep telefonunun çıktığı ilk yıllarda açık cep telefonuyla beni arabasına almayanların, şimdi bu aleti tuvalette bile yanlarından ayırmadıklarını görüyorum ve şaşırıyorum.

Taksim'e gittiğimizde hiç beklemeden metroya bindik ve Kanyon'a rahat bir yolculuğun sonunda vardık. Arkadaşlarımızla buluşup öğle yemeği için bir Japon lokantasına gittik. İçeri girdiğimizde ilk dikkatimi çeken şey masaların üzerindeki renk renk son model cep telefonları oldu. Lokantanın fiyatları her ne kadar ucuz olmasa da, telefonların menüye dahil olmadığı belliydi. Bir an için Türk insanının yemek masasına oturduğunda ilk yaptığı şeyin araba anahtarını masanın görünen bir yerine koyması olduğunu unutmuşum. Eminim birçok insan, daha gösterişli olduğu için anahtar yerine aslında arabanın kendisini getirip masanın üstüne koymak isterdi; neyse ki artık cep telefonlarıyla bu temel ihtiyaçlarını giderebiliyorlar.

Az önce yukarıda bir yerlerde tuvalet sözcüğünü mü kullandım? Aman ne ayıp! Lokantalarda ne zaman tuvaletin yerini sorsam, bana lavabonun yerini tarif ediyorlar. Ama ben tuvalet ihtiyacımı gidermek için lavaboyu kullanmam ki. Lavabo, daha sonra ellerimi yıkadığım üzerinde musluk bulunan çukur yer değil midir? Doğrusu şimdiye kadar kimseyi lavabonun tepesine çıkmış, tuvalet ihtiyacını giderirken de görmedim; ama nedense herkes bunu iddia ediyor:

- Nereye?
- Çişim geldi lavaboya gidiyorum.
- İğrençsin! Daha sonra ellerini nerede yıkayacağını duymak istemiyorum.
Yemekten sonra daha önce adını hiç duymadığım—ama araba fiyatına ayakkabı satan—birkaç mağazada dolaştık. Bu ayakkabılar giymek için mi, yoksa yemek masasının üzerinde görünür bir yere koymak için mi?

Mağazalardan birinde beğendiğim bir pantolonu denemek istedim. Nerede deneyeceğim? Heran birşey çalacakmışım gibi etrafımda dolaşan takım elbiseli birisi bana "fitting room"u gösterdi. "Cash" ödersem indirim alabileceğimi "okay"letti. Sorum üzerine fiyatların neyse ki dolar cinsinden olmadığın söyledi. Pantolonu almadan mağazadan çıkarken vizesiz küçük bir Amerika gezisi yapmış gibi hissediyordum kendimi.

Birkaç saat sonra Kanyon macerasını bitirip Eminönü'ne doğru yola çıktık. Önce metroyla Taksim'e geri geldik. Sonra da Kabataş'a gitmek için, fani... feni... füniküler diye adlandırılan başka bir metroya bindik. Bu metro hattı için niye böyle bir ad seçilmiş anlamak zor. Bu adı doğru telaffuz eden insana rastlamadım o gün.
- Afedersiniz, bu hattın adı nedir?
- Abi benim diskiyonum çok zayıf, yorma beni şimdi.
Kabataş'tan Zeytinburnu'na giden tramvay modern ötesi bir şey. Bunu tramvaydaki elektronik duyuruları görünce anladım: "Gelecek Durak: Tophane", "Gelecek Durak: Karaköy", vb. Siz de anladınız sanırım neden modern ötesi olduğunu bu tramvayın. Bu tramvay duraklara gitmiyor, duraklar tramvaya geliyor! Tabii siz bunu hiç hissetmiyorsunuz, size hala daha sanki tramvay duraklara gidiyormuş gibi geliyor. Göz aldanması herhalde. Ya da tramvay teknolojisi ithal edilirken, duyurular da dikkatsizce beraber ithal edilmiş: "Next stop" yerine "sonraki durak" diye yazmak kimsenin aklına gelmemiş o yüzden.

Eminönü'nde fiyatlar kesinlikle dolar cinsinden değil. Her tarafta fiyatların ye-te-le olduğunu duyuyorsunuz. Niye basitçe lira değil de ye-te-le? Sanki herkes uluslararası döviz piyasalarında alım-satım yapıyor da karışıklık olmasın diye tam ismini kullanıyorlar. Ya da iki yıl önce tedavülden kalkmış eski te-le ile karışmasından korkuyorlar. Türkiye'de (siz Türkiye Cumhuriyeti mi diyorsunuz her seferinde) geçerli olan paranın adı kısaca liradır, uzatmaya gerek yok.

Geri dönüş yolculuğumuz başladığında hava kararmıştı. Apartman görünümlü konakların ve köşklerin (?) aralarından geçerek eve geldiğimizde İstanbulun son yıllarda çok zenginleşmiş olduğu farkettim bir daha. Yakında—sözde—köşk ve konak sahibi olmayan kalmayacak sanırım.

Gazete Saçmaları

Gazete okumak artık eskisi kadar ilginç ve zevkli bir uğraş olmaktan çıkalı çok zaman oldu benim için. Gene de okumadan da edemiyorum. Bugün Hürriyet'i okurken neden artık gazete okumaktan zevk almadığımı bir çok defa hatırlamak zorunda kaldım. İşte onlardan üç tanesi:

  1. Prens Dalmak İçin Gelecek
    "Monaco Prensi 2. Albert, Türkiye'nin zengin sualtı hazinelerine dalış yapmak üzere bu sezon Bodrum'a gelme kararı aldı."
    diye yazan gazete, haberin sonuna doğru Prens'in Bodrum'a gelebileceğini yazmıs. Hani Prens Bodrum'a gelme karar almıştı? Birden sadece bir olasılığa dönüşüvermiş durum. Prens gelebilir de gelmeyebilir de, isterse başka yere gidebilir, Monaco dışına çıkmayabilir, dalmaktan vazgeçebilir... Yani Prens'in yapabileceği şeylerin sınırı yok. Peki gazete nereden uydurmuş acaba Bodrum'a gelme kararını.

  2. Coca-Cola su şirketi satın aldı
    "ABD'de soda pazarinda yüzde 43'lük pazar payına sahip olan Coca-Cola ..."
    diye bir kısım var bu ekonomi haberinde. Haberde geçen soda kelimesi, bizim bildiğimiz sodayı tanımlayan bir kelime değil; ama gazete, İngilizce bir haberi birebir tercüme etmeye kalktığı için de farkında değil. Tercüme edenler soda kelimesinin ABD'de karbonatlı (Coca-Cola gibi) içecekleri tanımladığını bilmiyorlar. Sonuçta yazının haber değeri tamamen kaybolmuş oluyor, çünkü verilen bilgiler yanlış.

  3. Singapur'da hortum paniği
    "Singapur'un başkenti Singapur City'nin güney sahilinin açıklarında hortum meydana geldi."
    Bu haber de aynen tercüme olduğu için, hatanın tercümeden mı yoksa orjinalinden mı kaynaklandığını anlamak zor. Haberde iki hata var. Birincisi "Singapur'un başkenti" deyimin yanlış olması. Çünkü, Singapur sadece bir kentten oluştuğu için başkent diye bir şey yok. Nasıl ki Monaco'nun başkentinden bahsedilmiyor, Singapur'un da başkentinden bahsedilemez. İkincisi, Singapur kentinin ismi gene Singapur. Yani Singapur City diye adlandırılan başka yer yok dünyada. Özetle: Singapur hem kentin, hem de ülkenin ismi. İkinci hatanın kaynağı büyük olasılıkla yazının bir Amerikan ajansından alınmış olması. Şehir isimlerinin sonuna gereksiz yere city (şehir) kelimesi genellikle Amerika'lılar tarafından ekleniyor.